Şehrin üstünde birden bire çok güçlü bir rüzgar esti ardından da tatlı tatlı bereketini yağdırdı. O bisküvinin tatlı kokusu da serpintili şekilde evlere sokaklara kahvehanelere kadar geldi.
On iki yaşımdaydım ve her çocuk da benim yaşlarımda evlerinden çıkıp bisküvi fabrikasına çalışmak için gelmişti. Neredeyse hepsi çocuktu, gençti, başka işkolu da yoktu. Çocuklara göre iş çocukların damak tadına göre, işin sevinci neşesi de işte o taraftan geliyordu. Dışarısı soğuktu insanlar işsiz çaresiz ve beklemedeydi. Her bir gencin hayalleri kendi içlerinde kördüğüm olmuş arabesk müziğin etrafında çevrelenmiş kenetlenmişti.
Keçiyolu gibi gelen tek bir yol, burada herkesten farklı bir kılığa bürünen fabrika işçileri, belki de burada sabahlamış birkaç usta, hep birlikte bisküvinin tozunu yutuyor o tertemiz umutlarla dışarılara, geleceğimize bakıyorduk.
Fırından sersemleye sersemleye gelen bisküvilere, düzensiz yanmış bozuk sıralara, bazen de hiç gelmeyenlere,
Dışarıdaki hayatta uyumuş kalmış, sersemleyen insanlarla dibe vurmuş ve hep durgun bakan gençlerle doluydu. Onlarda iç kargaşanın ortasında ortamın durulmasını beklemek için gelmişler fabrikaya sığınmışlardı. Bu şehre ilaç gibi gelen fabrika ortalığın keşmekeşliğini ve durulmasını bekleyen insanlara bir derman gibi gelmişti. Ortamın durulmasını bekleyenlere. Gençliğin korkusu geçsin ve eller işlesin, gençler uyansın, kafalarını başka yöne çevirsin ve o kafalarını daha çok çalıştırsınlar diye. Ki o gençler de kendi denizlerinde balık tutabilsinler. Gece seferlerine çıkabilsinler. Sadece bisküvi mi? Hayır, onlarca işkolundan bir tanesine de onlar olta atsınlar diye süt işletmeciliği, peynircilik, nakliye, meyvecilik her türlü girişimcilik işleri. Her fikir aç ve yeniliğe de gebeyse ve o gençler de her gece bu tip bir hayalle umut arasında sıkışmış, her seferinde de o hayal ve umutlarından eli boş dönüyor ve tekrar gelip aynı yatağında uyuyorsa.
Şafak söktü bisküvi geldi ve o büyük işyeri açıldı. Kısa boylu küçük minik minik bisküvi işçileri de içeri daldı. Başları açık ayaklar çıplak üstelik karınları da açtı. Kocaman mavi önlük giyinmiş bir çavuş bunlara bağırdı. Kızgın gibi duruyordu.
Biz çocuk işçiler nasıldık? Nasıl olalım? Boş yağ kutularında gelen iki yuvarlak asort bisküviyi alıyorduk elimize, demir tepsiler üzerindeki kremaya sürtüyor birbirine yapıştırıyor ve başka bir tepsinin içine bırakıyorduk. Bir zamanlar kremalama makinaları yoktu. Şu saatte eve gidilecek diye gitme vakti de yoktu. Zaman, sabah mı öğle mi ikindi mi? Bilmiyorduk.
Ama bazıları da gayet neşeliydi. Gülüyorlardı gençler. Hayattan dersini almış dışarıda ki oyunlarını tamamlamış oysaki hayatları işsiz geçmiş. ’’Hayat onlara işsiz!’’
Büyük bir işyeri kapalı bir alan ve bisküvi kokusu, insanlar dahi bisküvi kokmaktaydı.
O bisküvinin kokusu ve dokusu bazı evlere vurdu. Bazı evlerden de kahvehanelerden de içeri girdi. O bisküvi kazançları ederleri kollara bilezik olarak takıldı. Ocaklar yakıldı çaylar demlendi elektriklerde bir gelip bir gidiyordu ki iyice güçsüz kalmışlardı, o evlere de elektrikler geldi.
Uykusuz gececi kızlar çoğaldı, kızlar ki ellerini her bisküviye uzatışında fabrikanın lambası gece gündüz yandı.
Bazı günler sessizlik oldu bazı günler gürültüler oldu. Bütün alacaklı gözler o alaca bakışlarını kaldırıp bisküvinin ışığıyla bir güneş gibi parlayan kızlara baktılar. Onları baş tacı etmek yerine çamura bulandırmak o kızları, uğultular ta derinlerden ve geçmişte yaptıkları gibi oturdukları yer minderinde oturmaya alışkın oldukları, oturdukları yerden, kızlarımızın çalışma umudunu kırmak için o karınları guruldayanlar ve karınlarının içlerinde kurtçuklardan gelen dedikodu ve fiskosun sesleri. Analar da kızlarını o aç dedikoducuların ellerine teslim edecek değillerdi. Onlarda söylendi. ’’Gözlerinizi açın ve açılın denize açılır gibi ufkunuzu geniş tutun da yeşeren umutları söndürmeyin.’’ Hayırla şerri, iyilikle kötülüğü, umutla umutsuzluğu, kar ile zararı birbirinden ayırın.’’
Bir köşeye büzülmüş çaresizce bekliyordun işte ikinci bir darbeyi mi bekliyordun? Üstelik uyuyordun işte yorgun gibi sabah sabahta üstelik üzüntülü gibi kendinle de savaşıyordun işte. Ve hep beklemedeymiş gibi bakıyordun bir yerlere bakıyor, bakıyor önüne biri ekmek getirse yemek getirse de yesen öyle de bakıyor sonra da ıkınmaya gidiyordun işte. Çok koyu ve kasvetli günlerin ardından güneşli günlere ve bereketli yağmura hasretten oluşmuş bir oluşum, girişimci müteşebbis gelmiş senin şehrinde fabrika kurmuş ki daha ne? Şimdi bile o bisküvinin ışığı kalbime ve kokusu da burnuma geliyor.
Gözler batmayan güneş gibi duran o büyük bisküviye dikilmişse o da şehrin üzerine gökten yağmur gibi yağıyorsa, ben de o damlaları toplamalı kendimi o bisküvi ile sarıp sarmalayıp yoklukla varlığı değiştirmeliydim.
Dünyaya siyah bakan gözler ve siyah bakan insanlara baktıkça ve gölgelere gecenin içi gibi karanlık ve tekrar dönüp bisküviye baktıkça içimdeki karanlık yavaş yavaş biçimleniyor şekil alıyor ve aydınlanıyor. Anılar güzelleşiyor ve bisküvi benim sevgili dostum, arkadaşım, ekmeğim aşım akar gelirim oluyor. O bisküvi ki uykuya hasret gecelerde gelip gözümün ucuna da tatlı bir uyku olarak yerleşiyor. Bu anlattıkların ne zaman oldu? Geçen yıllarda mı? Başka bir şehirde mi? Bisküvi ile buluştuğum seksenli yıllarda Karaman’da ilk iş hayatım. Ortaokulun yaz tatilinde hava sıcak ve ben çocuktum ama hatırlıyorum. Kalbim bu duygusal yoğunluğa ulaşınca ben hatırlıyorum.
İnsanın sevdiği işi yapması güzeldir. İnsanın sevmediği işte çalışması da işkencedir. İnsanı bıçakla keser gibi keserlermiş gibi gelir. Doğal olarak o kişinin kendi ikliminde kalıp kendi muhasebesini yapması ve taraf tutar gibi kendi tarafını da tutması en doğrusudur.
Evet o yokluk ve yoksunlukta ben de kendimden tarafım ve bisküviden ayrılamıyorum. Meğer isem onunla birlikte ben de büyüyormuşum. O uzun uzun çizgiler halinde fırınlarda sıralanarak gelirken bende dikkatlice başımı her ona çevirip baktığımda meğer isem kendi geleceğimi görüyormuşum. O genç yüzümde beliren tombul bonus talep ve isteklerimin o ince narin ifadesi, beklentilerimin ve bisküvilerin üzerinde benim ellerimin izleri, uzun parmaklarımla hepsini bir bir kutulara dolduruyorum.
O bakışlar o kaçışlar alaylar sızlanmalar istediğimi alamıyorum demeler nereye kadar? Bana bak ona bak, geçmişine bak ve anla çaresizsen öyleyse çare sende, bisküviden başka bir iş kolunda bu sorunlarını dağıtmak istiyorsan eğer. Hani nerede? Ne zaman? Vardı da biz mi gitmedik? Ne zamana kadar hep bu türküyü söyleyecek bu sözlerle kendini avutacaksın? Gel bize katıl bize hem oyuna hem söze. Bizim toprağımızdan yeni çıktı fırından İbrala'nın suyundan onlarca krize ve tehlikelere karşı çaresizliklere risklere karşı, gelin birlik olalım bisküviyi savunalım o bitmeyen bisküvi üretelim. O soylu tasarımıyla onu kurtaralım. Kurtaralım derken, o zaten gıda sektörüdür, elbet kendini kurtarır bu sözümdeki hisse kendimizi kurtaralım. Kendimizi de kurtarmanın tek çaresi de önümüzdeki işimize sarılmaktır bisküviyi savunmaktır. Bisküvinin yükselmesi için çabalamaktır. O bir öğretmendir sana hayat dersini de öğretir haydi birlikte hayat dersi öğrenmeye gel bize katıl bize hem oyuna hem söze oynayalım loy loy loy.
On iki yaşımdaydım ve her çocuk da benim yaşlarımda evlerinden çıkıp bisküvi fabrikasına çalışmak için gelmişti. Neredeyse hepsi çocuktu, gençti, başka işkolu da yoktu. Çocuklara göre iş çocukların damak tadına göre, işin sevinci neşesi de işte o taraftan geliyordu. Dışarısı soğuktu insanlar işsiz çaresiz ve beklemedeydi. Her bir gencin hayalleri kendi içlerinde kördüğüm olmuş arabesk müziğin etrafında çevrelenmiş kenetlenmişti.
Keçiyolu gibi gelen tek bir yol, burada herkesten farklı bir kılığa bürünen fabrika işçileri, belki de burada sabahlamış birkaç usta, hep birlikte bisküvinin tozunu yutuyor o tertemiz umutlarla dışarılara, geleceğimize bakıyorduk.
Fırından sersemleye sersemleye gelen bisküvilere, düzensiz yanmış bozuk sıralara, bazen de hiç gelmeyenlere,
Dışarıdaki hayatta uyumuş kalmış, sersemleyen insanlarla dibe vurmuş ve hep durgun bakan gençlerle doluydu. Onlarda iç kargaşanın ortasında ortamın durulmasını beklemek için gelmişler fabrikaya sığınmışlardı. Bu şehre ilaç gibi gelen fabrika ortalığın keşmekeşliğini ve durulmasını bekleyen insanlara bir derman gibi gelmişti. Ortamın durulmasını bekleyenlere. Gençliğin korkusu geçsin ve eller işlesin, gençler uyansın, kafalarını başka yöne çevirsin ve o kafalarını daha çok çalıştırsınlar diye. Ki o gençler de kendi denizlerinde balık tutabilsinler. Gece seferlerine çıkabilsinler. Sadece bisküvi mi? Hayır, onlarca işkolundan bir tanesine de onlar olta atsınlar diye süt işletmeciliği, peynircilik, nakliye, meyvecilik her türlü girişimcilik işleri. Her fikir aç ve yeniliğe de gebeyse ve o gençler de her gece bu tip bir hayalle umut arasında sıkışmış, her seferinde de o hayal ve umutlarından eli boş dönüyor ve tekrar gelip aynı yatağında uyuyorsa.
Şafak söktü bisküvi geldi ve o büyük işyeri açıldı. Kısa boylu küçük minik minik bisküvi işçileri de içeri daldı. Başları açık ayaklar çıplak üstelik karınları da açtı. Kocaman mavi önlük giyinmiş bir çavuş bunlara bağırdı. Kızgın gibi duruyordu.
Biz çocuk işçiler nasıldık? Nasıl olalım? Boş yağ kutularında gelen iki yuvarlak asort bisküviyi alıyorduk elimize, demir tepsiler üzerindeki kremaya sürtüyor birbirine yapıştırıyor ve başka bir tepsinin içine bırakıyorduk. Bir zamanlar kremalama makinaları yoktu. Şu saatte eve gidilecek diye gitme vakti de yoktu. Zaman, sabah mı öğle mi ikindi mi? Bilmiyorduk.
Ama bazıları da gayet neşeliydi. Gülüyorlardı gençler. Hayattan dersini almış dışarıda ki oyunlarını tamamlamış oysaki hayatları işsiz geçmiş. ’’Hayat onlara işsiz!’’
Büyük bir işyeri kapalı bir alan ve bisküvi kokusu, insanlar dahi bisküvi kokmaktaydı.
O bisküvinin kokusu ve dokusu bazı evlere vurdu. Bazı evlerden de kahvehanelerden de içeri girdi. O bisküvi kazançları ederleri kollara bilezik olarak takıldı. Ocaklar yakıldı çaylar demlendi elektriklerde bir gelip bir gidiyordu ki iyice güçsüz kalmışlardı, o evlere de elektrikler geldi.
Uykusuz gececi kızlar çoğaldı, kızlar ki ellerini her bisküviye uzatışında fabrikanın lambası gece gündüz yandı.
Bazı günler sessizlik oldu bazı günler gürültüler oldu. Bütün alacaklı gözler o alaca bakışlarını kaldırıp bisküvinin ışığıyla bir güneş gibi parlayan kızlara baktılar. Onları baş tacı etmek yerine çamura bulandırmak o kızları, uğultular ta derinlerden ve geçmişte yaptıkları gibi oturdukları yer minderinde oturmaya alışkın oldukları, oturdukları yerden, kızlarımızın çalışma umudunu kırmak için o karınları guruldayanlar ve karınlarının içlerinde kurtçuklardan gelen dedikodu ve fiskosun sesleri. Analar da kızlarını o aç dedikoducuların ellerine teslim edecek değillerdi. Onlarda söylendi. ’’Gözlerinizi açın ve açılın denize açılır gibi ufkunuzu geniş tutun da yeşeren umutları söndürmeyin.’’ Hayırla şerri, iyilikle kötülüğü, umutla umutsuzluğu, kar ile zararı birbirinden ayırın.’’
Bir köşeye büzülmüş çaresizce bekliyordun işte ikinci bir darbeyi mi bekliyordun? Üstelik uyuyordun işte yorgun gibi sabah sabahta üstelik üzüntülü gibi kendinle de savaşıyordun işte. Ve hep beklemedeymiş gibi bakıyordun bir yerlere bakıyor, bakıyor önüne biri ekmek getirse yemek getirse de yesen öyle de bakıyor sonra da ıkınmaya gidiyordun işte. Çok koyu ve kasvetli günlerin ardından güneşli günlere ve bereketli yağmura hasretten oluşmuş bir oluşum, girişimci müteşebbis gelmiş senin şehrinde fabrika kurmuş ki daha ne? Şimdi bile o bisküvinin ışığı kalbime ve kokusu da burnuma geliyor.
Gözler batmayan güneş gibi duran o büyük bisküviye dikilmişse o da şehrin üzerine gökten yağmur gibi yağıyorsa, ben de o damlaları toplamalı kendimi o bisküvi ile sarıp sarmalayıp yoklukla varlığı değiştirmeliydim.
Dünyaya siyah bakan gözler ve siyah bakan insanlara baktıkça ve gölgelere gecenin içi gibi karanlık ve tekrar dönüp bisküviye baktıkça içimdeki karanlık yavaş yavaş biçimleniyor şekil alıyor ve aydınlanıyor. Anılar güzelleşiyor ve bisküvi benim sevgili dostum, arkadaşım, ekmeğim aşım akar gelirim oluyor. O bisküvi ki uykuya hasret gecelerde gelip gözümün ucuna da tatlı bir uyku olarak yerleşiyor. Bu anlattıkların ne zaman oldu? Geçen yıllarda mı? Başka bir şehirde mi? Bisküvi ile buluştuğum seksenli yıllarda Karaman’da ilk iş hayatım. Ortaokulun yaz tatilinde hava sıcak ve ben çocuktum ama hatırlıyorum. Kalbim bu duygusal yoğunluğa ulaşınca ben hatırlıyorum.
İnsanın sevdiği işi yapması güzeldir. İnsanın sevmediği işte çalışması da işkencedir. İnsanı bıçakla keser gibi keserlermiş gibi gelir. Doğal olarak o kişinin kendi ikliminde kalıp kendi muhasebesini yapması ve taraf tutar gibi kendi tarafını da tutması en doğrusudur.
Evet o yokluk ve yoksunlukta ben de kendimden tarafım ve bisküviden ayrılamıyorum. Meğer isem onunla birlikte ben de büyüyormuşum. O uzun uzun çizgiler halinde fırınlarda sıralanarak gelirken bende dikkatlice başımı her ona çevirip baktığımda meğer isem kendi geleceğimi görüyormuşum. O genç yüzümde beliren tombul bonus talep ve isteklerimin o ince narin ifadesi, beklentilerimin ve bisküvilerin üzerinde benim ellerimin izleri, uzun parmaklarımla hepsini bir bir kutulara dolduruyorum.
O bakışlar o kaçışlar alaylar sızlanmalar istediğimi alamıyorum demeler nereye kadar? Bana bak ona bak, geçmişine bak ve anla çaresizsen öyleyse çare sende, bisküviden başka bir iş kolunda bu sorunlarını dağıtmak istiyorsan eğer. Hani nerede? Ne zaman? Vardı da biz mi gitmedik? Ne zamana kadar hep bu türküyü söyleyecek bu sözlerle kendini avutacaksın? Gel bize katıl bize hem oyuna hem söze. Bizim toprağımızdan yeni çıktı fırından İbrala'nın suyundan onlarca krize ve tehlikelere karşı çaresizliklere risklere karşı, gelin birlik olalım bisküviyi savunalım o bitmeyen bisküvi üretelim. O soylu tasarımıyla onu kurtaralım. Kurtaralım derken, o zaten gıda sektörüdür, elbet kendini kurtarır bu sözümdeki hisse kendimizi kurtaralım. Kendimizi de kurtarmanın tek çaresi de önümüzdeki işimize sarılmaktır bisküviyi savunmaktır. Bisküvinin yükselmesi için çabalamaktır. O bir öğretmendir sana hayat dersini de öğretir haydi birlikte hayat dersi öğrenmeye gel bize katıl bize hem oyuna hem söze oynayalım loy loy loy.



