Kayıtlara geçen ilk Paralel Yapılanma | Karaman Haber
reklam reklam
Karaman Haber
Ahmet Küçükkerniç

Kayıtlara geçen ilk Paralel Yapılanma

Kaleler yıkılsa da, ister şer olsun, ister hayr olsun fikirler her zaman yaşamaya ve uygulanmaya devam ediyordu…

Kayıtlara geçen ilk Paralel Yapılanma
Bu haber 18 Temmuz 2017 - 14:53 'de eklendi.

 

Sultan Abdülhamid, kız kardeşinin kocası Mahmut Paşa’nın devlet içinde uzun zamandır birtakım gizli faaliyetler yürüttüğü bilgisini alıyordu. İhtiyatlı bir davranış sergilemesi gerektiği düşüncesiyle şimdilik eniştesinin hareketlerini takip etmenin daha doğru olacağını düşünüyor ve zamanı geldiğinde bu faaliyetlerin hesabını soracağı gün alacağı tavrı hesap ediyordu. Çok geçmeden Mahmut Paşa hakkında gizliden yaptırdığı tahkikatın neticeleri kendini göstermeye başladı.

Zamanın geldiğini anlamıştı… ve beklediği zaman da beraberinde huzura çıkmak için şu anda kapının önünde bekleyen Mahmut Paşa’yı yanında getirmişti. Sultan Abdülhamid,

“Mahmut Paşa Hazretleri Zat-ı Şahanelerinin huzuruna kabul buyrulmayı beklemektedir Halife Hazretleri…” diyen mabeyinciye, başını sallayarak,

“Gelsin!” diye yanıt verdi.

Konuşulacak mühim konular ve alınacak mühim kararlar için salona giriş yaptı Mahmut Paşa. Aynı zamanda kayınbiraderi de olan Sultan’ı selamladıktan sonra, elinde tuttuğu dosyayı, Sultan’a uzattı. Mahmut Paşa’nın gözlerinin içine bakarak dosyayı alan Sultan, dosyanın içindeki evraklara göz gezdirmeye başladı. Mahmut Paşa’nın getirdiği evraklar, istihbarat bilgileri içeriyordu ve raporların tamamı yurt dışında faaliyet gösteren muhalif Jön Türkler ile alakalıydı. Gelen raporlardan yeni yeni bilgiler öğreniyordu. Her evrakı büyük bir dikkatle inceliyor, kendine mühim gelen noktalarında ya altını çiziyor ya da ilgili sayfanın kenarına not ediyordu.

Bütün bunlar olurken Mahmut Paşa ayakta bekliyordu. Sultan ona oturmasını söylemediğinden, karşısında ellerini önünde birleştirmiş öylece bekliyordu. Hatta o anda Sultan’ın neden böyle bir davranış içinde olduğunu düşünmekle meşguldü. Sultan dosyanın kapağını kapattıktan sonra, dosyanın üzerinde yazan ibareyi bir kez daha okudu.

“Mısır’da faaliyet gösteren muhalif yapı hakkında.”

“Bütün bu malumatı nereden ve nasıl edindiniz Paşa?” diye sordu.

Mahmut Paşa’nın yüzüne sert bir ifadeyle bakıyordu ve Mahmut Paşa bu durumdan hayli rahatsız olmuş gibi görünüyordu. Sıkıntıdan sırtından aşağıya bir damla ter aktı. Sultan’ın ise Paşa’nın yaptıklarından haberi vardı. Hem de saniyesi saniyesine…

“Efendimiz…” diyerek söze girdi. “Malum-u Âliniz üzre, devletler iktidarlarını koruyabilmek maksadıyla birtakım haber alma faaliyetleriyle iştigal etmekteler. Zira devletimizin de bu yönde çalışan memurları mevcuttur. Lakin istediğimiz seviyede istihbarat toplamaları pek mümkün olmamaktadır. Bunun sebebi eğitimsizlik ve deneyimsizlik, neticesi ise takdir edersiniz ki başarısızlıktık. Vazifede muvaffakiyetin en temel gerekçesi ise liyakat sahibi memurlardan geçmektedir. Bu güne kadar uygulanan istihbarat faaliyetlerinde ise liyakatsiz birtakım zevatın vazifelendirildiği kanısına varmamla birlikte, en başta zat-ı şahanelerinize ve sonrasında Osmanlı’ya hizmet için en doğrusunun daha derli toplu ve eğitimli hafiyelerin bu vazifelerde memuriyeti hususunu…” derken, Sultan elini kaldırıp,

“Kâfi Paşa! Kâfi!” diyerek sözünü kesti. “Ben anlayacağımı ziyadesiyle anladım. Siz benim malumatım dışında bir örgüt kurup, bu örgüte benim malumatımın dışında tebaam ve muhaliflerim hakkında bilgi toplatmaktasınız.”

“Hâşâ Şevketlûm! Bilgilerin hepsi…!” derken yeniden sözünü kesti Sultan.

“Sözümü daha bitirmedim Paşa!” diye sesini yükseltti Sultan Abdülhamid. Belli ki Mahmut Paşa kaş yapayım derken, var olan iki gözü de çıkarmak üzereydi. “Getirdiğiniz bilgiler devletimiz için fevkalade önemli hususları barındırıyor… Ve fakat bu hususi bilgilerin önemi, içinde bulunduğunuz yapılanmanın şahsımdan habersiz bir şekilde faaliyet yürüttüğü kısmını da perdelemiyor. Ben ki Devlet-i Âli Osmanlı’nın Hakanı ve tüm İslam âleminin Halifesi iken, benim ikamet ettiğim sarayın ve dahası idare ettiğim devletin çatısı altında böylesine gizli bir oluşuma onay verip, faaliyetlerine devam etmesi hakkında müspet fikirlere kapılacağımı düşünmenizi sağlayan rahatlık da nereden çıkmaktadır Paşa! Olmaz! Yanlış! Hem de fevkalade yanlış!”

“Lağvetmemi mi buyuruyorsunuz?”

“Bilakis! Faaliyetlerine devam etmeleri uygundur… Lakin bundan sonra benim emrime girecekler. Bütün istihbarat raporları ilk önce bana gelecek! Benim müsaadem olmadan hiçbir faaliyetin içine girilmeyecek!”

“Bu sizi yormasın?”

“Ne münasebet Paşa!? Devletin idaresinden yorulacak olan âdemoğlunun bu makamda işi ne? Devletin içinde bir başka devletin yaşaması hak mıdır?”

“Hâşâ!” diyebildi Mahmut Paşa. Göz göre göre karısının kardeşi, kayınbiraderi tarafından yerin dibine sokulmuştu. Başındaki fes, alnını yaktıkça yakıyordu. Sırtından akan soğuk ter, içliğini sırılsıklam ıslatmıştı.

“Hasan Sabbah’ı bilir misiniz Paşa?” diye sordu Sultan Abdülhamid.

Mahmut Paşa ise başı önde bir halde,

“Hasan Sabbah’ı kim bilmez Ulu Hakanım?” diye cevap verdi.

“Belli ki Hasan Sabbah’ı çok iyi bilmektesiniz. Yaptıklarınızdan bu ortaya çıkıyor!”

“Hâşâ Sultanım! Hakkımda böyle bir kanaate kapılmanız Mahmut kulunuzu bedbaht etmiştir. Ben ki devletine bağlı bir Osmanlı neferinden başka bir kişi değilim. Huzurunuzda boynum kıldan incedir. Bu can Devlet-i Âli’nize ve İslam Ümmetine fedadır…” kabilinden sızlansa da Sultan Abdülhamid bu türden lafların bir ehemmiyeti olmadığının gayet farkındaydı.

 “Düşündüklerim ve söyleyeceklerim bu kadardır. Dediğim gibi bu faaliyetler bundan sonra benim hususi talimatlarımla devam edecek! Şimdi çıkabilirsiniz!”

“Ferman zat-ı şahanelerinizindir Sultanım!” diyen Mahmut Paşa, selamını verdikten sonra huzurdan ayrılmayla ilgili usullere uyarak salonu terk etti…

Sultan Abdülhamid bir şeyin fakındaydı; devlet idare edilecekse, devletin başı da devletle alakalı her havadisten malumat sahibi olmalıydı.

Matematik ilminde paralel diye bir mevzu vardır. Birbirinden bağımsız iki çizgi, birbirlerine aynı uzaklıkta; ne yaklaşarak, ne de uzaklaşarak, aynı mesafede ilerlerler. Gittikleri yönde ulaşacakları noktanın hedefinde ise; devlet için refah bulunur. Lakin diğer çizginin hedefinde ise ne olduğunu çizgiyi çekenler tayin eder ki; bu da şahsi menfaatten başkası değildir.

İşte Hasan Sabbah’ın, Alamut Kalesi’nde yürüttüğü faaliyetin de bundan kalır yanı yoktu. İlmi konularda yetiştirdiği müritlerinin, yani Haşhaşiler’in birçok devletin üst kademelerinde görevlendirdiği ve bu devletlerin idaresinde gizliden söz sahibi olduğu bilinmekteydi. Menfaatinin kaybolmaya başladığı noktalarda ise yine Haşhaşi denilen bu müritleri vasıtasıyla gerçekleştirdiği suikastlarla, yerini her zaman sağlamlaştırdığı vakiydi.

Devlet kurmak yerine, uydurduğu sahte bir tarikatla bütün devletlerin içine sızan Hasan Sabbah’ın anlatıldığına göre binlerce Haşhaşi tarafından korunan güvenli Alamut Kalesi’ndeki odasından arada sırada vaaz vermek için çıktığı ve müritlerine verdiği bu vaazlarda, yürütmekte oldukları faaliyetler hakkında üstü örtülü emirler vermekte olduğu biliniyordu.

Her ne kadar bundan yüzyıllarca önce Alamut Kalesi yıkılmış, Hasan Sabbah’ın kurmuş olduğu örgüt dağılmış olsa da, Haşhaşilik kavramının halen devam etmediğini ve etmeyeceğini ispatlayan bir malumat yoktu.

Kaleler yıkılsa da, ister şer olsun, ister hayr olsun fikirler her zaman yaşamaya ve uygulanmaya devam ediyordu…

İşte örnek gözünün önündeydi. Kız kardeşiyle evli olan bir paşa ve hatta sadrazamlık mertebesine ulaşmış, yani devletin ikinci adamı olmuş ve ilginçtir ki devletin menfaatleri için her istediğini yapabilme kudreti sağlanmış bir paşaya ikinci adamlık yetmemiş, o da aklı sıra elde ettiği ve ileride edeceği bilgilerle gücünü daha da artırma yolunu seçmişti.

Evet, önüne getirdiği dosyalarda devlet adına önemli bilgiler mevcuttu; lakin ya getirmedikleri? İşte asıl tehlike onlardı. Devlet içinde bu tip bir gizli yapıyı vücuda getiren bir Osmanlı paşası, dostu ya da düşmanı kim varsa mutlaka onlarla ilgili de gizli kayıtlar tutmuş, elinin ulaştığı kim varsa, bu insanlar için nasıl fişler tanzim ettiği de tam bir muammaydı.

Şimdi böylesine önemli bilgilerin, ecnebilerin eline geçtiği ya da daha fenası onların hizmetlerine sunulduğu düşünülürse, ayakta tutmak için olanca gayretini sarf ettiği Osmanlı için bu bir felaket anlamı taşımaz mıydı?

Hem ne malûmdu ki, bu düşündüklerinin, bu güne kadar gerçekleşmemiş olduğu?

Doğu illerindeki ayaklanmalar olsun, Balkanlardaki ayaklanmalar olsun, bunların hepsi doğru düzgün istihbarat faaliyeti gerçekleştirmeden asla başarılı olamazdı. Mutlaka ecnebilerin de bu türden faaliyetler içinde olması muhakkaktı… Lakin yine de Paşa’nın liyakat sahibi memurların, bu işe layık olduklarına kim karar vermişti?

Salonun ortasında bir ileri bir geri volta attıktan sonra durdu. Saate baktı. Yatsı namazı vakti yaklaşmaktaydı. Duyduğu ezan sesi, onu biraz olsun rahatlatmıştı. Bir de Yıldız İstihbarat Teşkilatı’nın bundan sonra kendi emrinde çalışacak olması ve bu görevler için güvendiği insanların tayin edilecek olması, akabinde de böyle bir teşkilat sayesinde bundan sonra kimsenin devlet içerisinde kendi aklına ve menfaatlerine göre bir devlet kurmaması için mücadele edilecek olması, içini rahatlatmıştı.

POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER
SON DAKİKA